EGEMENİN TESCİLİ: DEVLET – FURKAN SAKAR

Liberal demokrasi çağının en çok tartışılan kavramlarından biri haline gelen devlet kavramı çeşitli kitlelerce farklı şekilde kullanılıyor. Kimileri için devlet; yüce bir kurum ve bir pathos kaynağı, kimileri içinse sorgulanan ve ortaya çıkışına dair çeşitli teoriler üretilen bir kurum. Bu yazıda öncelikle birinci grupta bulunanların devlet ve vatan kavramlarını nasıl algıladığına kısaca değinerek ikinci gruba geçiş yapacağız. Sonrasında devlete dair çeşitli teorilerden bahsederek hakikati sorgulayacak, devlet ve hukuk normları arası ilişkiyi algılamaya çalışacağız.

Alman sosyolog Oppenheimer devleti şöyle tanımlar: “ Zafer kazanmış bir insan grubunun, yendikleri üzerindeki egemenliğini bir düzene bağlamak ve kendini içten gelecek ayaklanmalarla dıştan gelecek saldırılara karşı güvence altına almak amacıyla, yendiği gruba zorla kabul ettirdiği bir toplumsal kurumdur.” Peki yenilenler için bu durum nasıl toplumsal kabul haline gelir? Devletin yani egemenin zorla kabul aygıtı nedir?

Milliyetçi çevrelerce devlet ve vatan kavramları soyut birer tahayyülden ibarettir. Bu tahayyülün kaynağında idealist kavrayış yatar. Talat Bey için vatan, üzerine ev (devlet) kurulacak bir arsadır. İtalyan faşist doktrininin içerisinde de yüceltilmiş millet ve devlet kavramları mevcuttur. Ulusun varlığını sürdürmesi için güç gerekir ve bu güç devlettir. Devlet yoksa ulus da yoktur; devlet tıpkı ulus gibi kesin bir tarihsel gerçekliktir. Bu vargıdan doğan Mussolini tarafından 1921 yılında kurulan Ulusal Faşist Parti, İtalya’da devletin ruhu ve iradesi kabul edilmiş, 1932 yılında çıkarılan kararname ile Ulusal Faşist Parti devlete ait milis kuvvet olarak tanımlanmış; devlet, egemen ideolojiyi tescil etmiştir.

Devletin kökenini ve maksadını sorgularken çeşitli teorilerin uzlaştığı noktadan yola çıkmak makul olacaktır. Devletsiz yaşayan ilkel toplumlarda üretim araçları üzerinde bir özel mülkiyet yoktur. Bununla birlikte ilkel toplumlar, eşitlikçi yapıyı muhafaza edebilmek için mülk sahibi olmayı yasaklayan katı kurallar da barındırmaktadırlar. Hukuk gibi yazılı bir zor aygıtının olmaması gibi etkenler zamanla eşitsizlikleri beraberinde getirmiş ve toplumun, en sade haliyle, yöneten ve yönetilenler olarak sınıflara ayrılmasına ve devletin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Liberal devlet teorisi anlayışı sözleşmeciler olarak adlandırılan Hobbes, Locke ve Rouseau’nun görüşleri üzerinden şekillenmiştir. Üçü de devletin ortaya çıkışına ilişkin teoriler geliştirmiş ve devletin ortaya çıkışının tarihin bir aşamasında varsayımsal bir toplumsal sözleşme sonucu gerçekleştiği kanısına varmışlardır. Sözleşmeciler devletin ortaya çıkmadığı dönemi “doğa durumu” olarak tanımlamıştır. Hobbes doğa durumundaki toplumu Leviathan adlı eserinde bir kaos olarak nitelemiş ve bu dönemde insanlığın savaş halinde olduğunu belirtmiştir. Tezini doğrulamak için özetle, insanların doğa durumunda başlangıçta eşit olduğunu kabul edip bu eşitlik bilincinin tüm insanlar için aynı şeyi elde etme arzusu yarattığını ve kaosun kaçınılmazlığını vurgulamıştır. Locke’a göre devlet öncesi insan eşitlik ve özgürlüğe sahiptir. Locke insanın devlet öncesi birtakım hakları olduğunu ve sözleşme sonucu bu haklarının bir kısmının devlete devredildiğini söyler. Devletin yetkileri devredilen haklar ile sınırlıdır. Bunlar güvenliği sağlamak, suç ve cezalara ilişkin yasalar yapmak, yasalara göre adil yargılama yapacak yargıçları görevlendirmek ve yargılama sonucu cezaları uygulayacak kurumları var etmektir. Devredilmeyen haklar ise “doğal haklar” olarak adlandırılır. Doğal haklar; yaşam hakkı, kişi özgürlüğü hakkı ve mülkiyet hakkıdır. İktidar mutlak değildir. Doğal hakları hedef alan iktidarlara karşı bireylerin direnme hakkı vardır. Rousseau doğa durumunda insanın özetle içgüdüleriyle hareket ettiğini vurgular. Toplumsal yaşamın ilk kurumunun aile olduğunu ve bu dönemde insanların iletişim kurmak için dili var ettiğini söyler. Ona göre toplumsal yaşamın karmaşık hale gelmesiyle bireyler özgürlükten uzaklaşmış, bu noktada bir genel irade ile toplumsal sözleşme sonucu bireyleri yeniden özgür kılabilmek için devlet ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak sözleşmeciler arasında Hobbes doğa durumundaki insana karamsar bir tablo çizerken Locke ve Rousseau ise doğa durumundaki insana özgür ve mutlu bir tablo çizer. Sözleşmecilerin materyalist incelemeler yapmaktan öte hayali ve varsayımsal kabuller yaptıkları ortadadır. Günümüzün siyasal iktidarları açısından Locke’un görüşlerinin egemen olduğu söylenebilir. Modern kapitalist devlete öncü olan Locke’un görüşleridir.

Devletin ne olduğunu incelerken idealize edilen kurgular yaratmak yerine toplumsal incelemeler yapmak görece kolay ve doğru bir yoldur. İlkel toplumda devletin ve özel mülkiyetin olmadığından hareketle özel mülkiyet ve eşitsizliğin ifadesi olarak ortaya çıkan devlet arasındaki ilişkiyi inceleyebiliriz.

Özel mülkiyet ve devlet arasındaki ilişkiyi incelerken Marx yabancılaşma teorisini ortaya atmıştır. Yabancılaşma bir nevi kopmadır. Emeğinin ürününden koparılması sonucu insan, maddi dünyaya uzaklaşmış, soyutlamalardan ibaret hale gelmiş ve üzerinde otorite arama eğiliminde olmuştur. Yabancılaşma, iş bölümü ve özel mülkiyet birbiriyle iç içe açıklanabilir. Marx’a göre iş bölümü yabancılaşan emeğin toplumsal niteliğinin ekonomi politik içerisindeki ifadesidir. İlkel toplumda iş bölümünü doğuran gelişmeler; üretkenlik artışı, gereksinimlerdeki artış ve nüfus olmuştur. İş bölümü sonucu insan kendi üretkenlik alanı dışında bir şey üretemez hale gelmiş ve diğer üretkenlere bağımlı hale gelmiştir. Marx’a göre bu durum mülkiyetin farklı formlarının bölünmesinden ibarettir. Zaman geçtikçe özel mülkiyetin bugünkü formlarına yaklaşılmıştır. Siyaset bilimci Bertell Ollman “Antik dünyanın çoğunda insanın toprak üzerinde mülkiyet iddiasında bulunabilmesi için toprağı kullanması gerekliydi.” der. Bu, başlangıcında bireysel emeğin toplumca paylaşılması zorunluluğu gibi görünen özel mülkiyetin üretim araçlarıyla ilişkisinin kurulmasına sebep olmuştur. Özel mülkiyetin gelişimi, toplumu sosyo-ekonomik durumlara göre ayrılan sınıflaşmaya götürmüştür. Uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının bir ifadesi olarak devlet de insanın yabancılaşmış siyasi etkinliğinin bir ifadesinden ibarettir.

Özgürlüğü yalnızca bugünün egemenini fark edip uzlaşmaz karşıtlıkların olmadığı bir toplum ile elde edebiliriz. Öyleyse bugünün egemenini sorgulayıp hakikati arayalım. Marx’a göre devlet bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir düzenin kurulmasıdır. Marksist devlet teorisine göre devlet, sınıf üzerindeki baskısını hukuku aracı kılarak meşrulaştırmaya çalışır. Zamanla bu yaratılan hukuki fetişizm ortamında egemen sınıfın yarattığı hukuk, yüce bir değer haline gelir. Öyle ki burjuvazi egemenliğinin devamı için yaratılan hukuk, pozisyonunu sol olarak tanımlayan siyasi hareketler için dahi bir erek halini alır. Bertell Olman bu durumdan şöyle dert yanar: “Anayasaların, kendilerini yazan insanları nasıl manipüle ettiklerini düşünün. Onlara kutsal kitaplarmış gibi bakanlardan hiç söz etmiyorum bile!”

Bugün devlet kavramını muğlaklaştıran sebeplerden biri ise sömürünün “tarafsız” biçimde gerçekleşmesidir. Orta Çağ’da köylülerin toprak sahibine tabiiyetini sağlayan önemli etkenlerden biri, feodal beylerin silahlı ve toprak sahibi olmasıydı. Bu tabiiyeti zamanla ilahi otorite iddiası destekledi. Aynı ilişki burjuvazinin egemenliğindeyse işçi ile kapitalist arasında ortaya çıkar. Ölü ve birikmiş emek, hukuk sahibi; canlı emek ise ona bağımlı olandır. Ancak liberal demokrasi çağında devlet iktidarı, tekil olarak sermaye sahiplerinin üzerinde bir konumda ve nesnel görünümüyle yer almaktadır. Sömürü ilişkisi, herkesin eşit ve özgür olması gibi ilkelerin arkasında gizlenmiş konumdadır. İlişki böyle tanımlandığında sınıf iktidarının niteliği bütün insanların kolektif iktidarıymış gibi gözükür. Örneğin liberal çağ sözleşmeler hukukunun en temel ilkesi olan irade serbestisinin sözleşme tarafı olan herkesi bir hak öznesi olarak görmesine karşın; hayatta kalabilmek için hizmet sözleşmesini imzalamak zorunda olan bir işçi ile binlerce işçinin ürettiği artı değerin sahibi olan kapitalistin eşit bir serbestiye sahip olduğu söylenemez. Sözleşme taraflarının bu eşitsiz durumu sınıf tahakkümünün bir ifadesidir.

Devlet aygıtının Marksist tahlilinde devletin bir sınıf egemenliği organı olduğunu vurgulamıştık. Burjuvazinin devlet iktidarını ele aldığı süreçten bugüne piyasada rekabet, özel mülkiyet ve hakların eşitliği gibi hukuki ilkelerin varlığı olduğu gibi sınıf iktidarını güvenceye almıştır. Sovyet hukukçu Pašukanis devlet kavramının muğlaklaşmasını şöyle ifade eder: “Toplum pazara benzediği oranda devlet aygıtı kendini, nesnel genel irade, hukukun otoritesi vb. olarak gerçekleştirir. Pazarda her alıcı ve satıcı tam bir hukuk öznesidir.” Bu sebeple soyut haldeki hukuk normları eşitsizliğin ifadesi olarak algılanmaz.

Devletin ne olduğuna yanıt arayan anayasa hukukçusu Cem Eroğul’a göre devletin üç temel işlevi vardır. Devletin nasıl bir üretim ilişkisi barındırdığına bakılmaksızın birinci işlevi toplumun ortak çıkarına hizmettir. Devlet sömürüyü sürdürebilmek adına üretim güçlerini desteklese dahi bu gerçek değişmez. Zira sömürünün en fazla olduğu devletlerde dahi varlıklı bir toplumun yoksulları, daha az varlıklı bir toplumun yoksullarına göre daha fazla imkana sahiptir. Devletin ikinci işlevi ise egemen sınıfın çıkarına hizmettir. Sınıf ayrımlı toplumlarda üretim ilişkilerinin korunmasından yana pozisyon alan devlet kaçınılmaz şekilde egemen sınıftan yanadır. Sınıflara bölünmüş bir toplum hep birlikte davranma yeteneğini yitireceğinden topyekûn siyaset yapamaz. Bu nedenle üretici çalışma zorunluluğundan ayrılabilmiş bir insan grubu toplumun çıkarlarını belirlemek için bir üst sınıf olarak harekete geçmelidir. İlkel sınıfsız toplumlarda baskı, korku ve yönetici sınıfa duyulan saygının birbirine karışmasıyla yönetici sınıf toplumdan giderek uzaklaşır. Siyasal uğraşın ayrı bir insan kümesinin işi haline geldiği süreçte devlet nesnel bir konuma yerleşerek üst akıl pozisyonunu pekiştirmek zorunda kalır. Devletin hem toplumun tümünün çıkarına hizmet işlevi hem de egemen sınıfın çıkarına hizmet işlevi çelişeceğinden devletin üst akıl görünümünde üçüncü bir işleve daha gereksinimi vardır. Cem Eroğul’a göre devletin üçüncü işlevi devletin çıkarına hizmettir.

Proletaryanın burjuva devlet aygıtını yok ederek sınıfsız bir toplumu var ettiği bir devlet aygıtında, mülkiyet kamusallaştığı durumda, devletin ikinci işlevi birinci işlevin içerisinde erir. Bu noktada devlet iktidarlarının birçok temel hakkı kısıtlamak için başvurduğu kamu düzeni, kamu yararı gibi kavramlar da birinci işlev içerisinde erir. Devletin çelişkilerinin olmadığı bir yapıda ise üçüncü işleve gereksinim yok olur. Topluma diyalektik açıdan yaklaşıldığında da bu durum devlet iktidarının ve onun meşruiyet kaynağı olan hukukun sönümlenmesini beraberinde getirir. Marksist teorinin hukukun sönümlenmesine ilişkin değerlendirmesini ortadan kaldırılma olarak ele almamak gerekir. Devletin işlevlerinin erimesiyle bir zor aygıtı olarak hukukun da işlevsiz hale gelmesi tutarlı bir yerde durur.

Devletin ve hukukun bir egemenliğin ifadesi olduğunu ele almak istediğimiz bu yazıyı bu iki kavramı bir araya getiren “hukuk devleti” ilkesi hakkında Pašukanis’e ait bir görüşle sonlandıralım: “Rechtsstaat” (hukuk devleti) bir aldatmacadır; ancak dinsel ideolojiyi parçalayarak onun yerini aldığı ve burjuva egemenliği gerçeğini kitlelerin gözünden gizlediği için burjuvaziye tam da uygun düşen bir aldatmacadır. Hukuk devleti ideolojisi, dinsel ideolojiden daha uygundur zira gerçekliğe dayanmasına karşın gerçekliği hiçbir biçimde yansıtmaz. Otorite; genel irade, hukukun gücü biçimiyle, bu toplum bir pazarı temsil ettiği oranda burjuva toplumunda gerçekleşir.”

KAYNAKÇA:

  • Bora, Tanıl, Cereyanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018
  • Uygun, Oktay, Devlet Teorisi, Onikilevha, İstanbul, 2017
  • Pašukanis, Evgeny B. , Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm, Birikim Yayınları, İstanbul, 2002
  • Ağırman,F. (2018). ” Hobbes Ve Rousseau’nun Devlet Kuramlarında Doğa Durumu” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bililmler Enstitüsü Dergisi, sayı 32, Denizli, s.115-120.
  • Karahanoğulları, Onur, Marksizm ve Hukuk, Yordam Kitap, İstanbul, 2018
  • Eroğul, Cem, Devlet Nedir?, Yordam Kitap, İstanbul, 2017
  • Ollman, Bertell, Yabancılaşma, Yordam Kitap, İstanbul, 2015