LİBERAL DEMOKRASİYİ VE METOTLARINI KAVRAMAK – FURKAN SAKAR

20.yy’ın dünya savaşları, faşist iktidarlar, buhranlar, hızla yayılan antidemokratik ters dalga ve sayıları günbegün artan popülist liderler, bugün ise yaşamakta olduğumuz pandemi sürecinin yarattığı kriz iklimi… Tüm bu krizlerin ikliminden nasıl çıkabiliriz? Dünya savaşlarını sonlandıran, ekonomik buhranları alt eden irade gibi görünen liberal demokrasiye yine dört kolla sarılmalı mıyız?

Hakikat yalnızca yanılsamalardan arınmayla görünür hale gelecektir. Marx, özgürlüğün ve insansal eylemin koşulunun yanılsamaların bilincine varmaktan geçtiğini söyler. Krizler ise insanları çözüm arayışlarına iten toplumsal bilincin oluşması için dönüm noktaları olabilir. Öyleyse hakikati aramak ve gerçeği görünür kılmak elzemdir.

15.yy ile birlikte feodal iktidarın yerini yeni bir iktidar almaya başlamış ve bu iktidarın öğretisi olarak liberalizm doğmuştur. Feodalizmin, toprak sahibi seçkinler aracılığıyla toplumu katmanlara bölen ve farklı iktisadi sınıflar yaratan yapısı vardı. Bu değişmez statü ve otoritenin karşısına sermayenin denetimini ellerinde bulunduranlar; liberalizm ile yani sözleşme, yasal eşitlik ve seçimler ile çıkmıştı. Başlangıçta bütün katmanlar için cazip görünen bu öğretinin üretim ilişkilerine bakışı, iktidarın parlamentoya daha sonra ise piyasaya geçmesine sebep oldu. Nitekim sermaye sahiplerinin arzusu buydu. Sermayeyi elinde bulunduran sınıf serbestçe ticaret yapmak istiyordu. Bu serbest ticaret ortamı rekabetçi piyasayı yarattı ve emeğin metalaşmasına sebep oldu.

Liberalizmin önemli ideologlarından John Locke mülkiyeti bir doğal hak olarak tanımlıyordu. Locke bireyselliğin toplumsal varoluşun altında yattığını ve bireysel hak olarak özel mülkiyet hakkının sınıfların siyasal katılımını belirlediğini ve eşitsiz mülkiyet gücünün insan doğasındaki bir güç olduğunu kabul eder. Bir diğer liberalizm ideoloğu J. S. Mill ise sermayenin yarattığı eşitsizliği pek çok kez meşrulaştırmaya çalışmıştır. “ Bir kişinin uğraşısının niteliği bir tür sınavdır. İşçi çalıştıran birisi ortalama bir tüccardan daha akıllıdır çünkü idare etmesi gereken çıkarlar daha büyük ve karmaşıktır… Bu üstün işlevlerden herhangi birini yerine getiren her kişiye iki ya da daha fazla oy hakkı tanınabilir.”(Temsilci Hükümet Üzerine Düşünceler)

Liberalizmin “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganlarıyla yükselmesine karşın kendisine yaşattığı bu çelişki anlaşılmaz değildir. Zira burada eşitsizliğin kaçınılmaz olmasının temel nedeni eşitsiz ekonomik güçtür. Kapitalist toplumun öğretisi olan liberalizm emeği serbestçe alınıp satılabilen bir hak eline getirmiş ve bu durum liberalizmin bağrından kopup sayısı katlanarak artan bir proleter nüfusun oluşmasına sebep olmuştur. Richard Lichtman bu hususta şöyle söyler: “Liberalizm demokraside ısrar edebilirdi, ama bunu yaparken haklarını gitgide artıran işçi sınıfına karşı özel mülkiyetin korunabileceği yolundaki demokrasi ilkesini koymak istiyordu. Kendini eşitliğin savunucusu olarak ilan edebilirdi, ama bunu yaparken kapitalist sınıfın üstün gücünü koruyabildiği bir eşitliği şekillendirmek istiyordu. Ve liberalizm kuvvetle özgürlüğü savunmasına karşın, onun önerdiği özgürlük ayrıcalıklı bir hürriyet sistemini gelişen bir emekçi sınıfın tehdidine karşı koruyacak biçimde tanımlıyordu.” (Liberal Demokratik Kuramda Eşitlik Kisvesi)

Tarihsel süreci incelemek gerekirse haklar ve özgürlükler kisvesinin altında yatan hakikati daha net görebiliriz. Kapitalizm gelişimiyle Fransa’da “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sloganlarının yankılanmış ve liberal devrimciler eliyle Birinci Fransız Cumhuriyeti kurulmuştur. İktidarı ele geçiren Napolyon Bonapart’ın cumhuriyeti kendi imparatorluğuna dönüştürmesiyle 1804 yılında cumhuriyet sona ermiştir. Kapitalizmin gelişimini devam ettirmesiyle 1848 yılında Avrupa’nın neredeyse tamamında kitlesel ayaklanmalar başlamış ve bu ayaklanmaların neticesinde Fransa’da İkinci Fransız Cumhuriyeti kurulmuştur.  Cumhuriyetin kurulmasıyla işçilerin özgürlüğün yeterince sağlanamadığını düşünmesi üzerine 1848’in haziran ayında sokağa çıkmasına karşılık, devlet aygıtını ele geçiren burjuvazi bu eylemlere çok ciddi bir saldırı ile karşılık vermiştir. Anlaşıldığı üzere burjuvazi için “özgürlük” sadece iş gücünün özgürce alınıp satılabilmesine yöneliktir. Bu yaratılmış özgür(!) ortamda Louis-Napolyon gibi birdiktatör -demokratik usullere uygun olarak- seçim yoluyla Fransız halkının başına geçmiştir. 1852 yılında 3. Napolyon, cumhuriyeti imparatorluğa dönüştürmüş ve 1870 yılına kadar hüküm sürmüştür.  1871’e gelindiğinde, işçi sınıfının iktidarı eline aldığı Paris Komünü gibi daha eşitlikçi bir ortamın bile liberal demokrasiyi savunanların saldırısına uğradığını görüyoruz. O günlerde bir dokuma işçisi olan Theodore Six’e kulak verelim:

“…
Dedim ki: boğuyor beni çatı katımdaki odam, solumak istiyorum.
Dedim ki: eşittir bütün insanlar.
Dedim ki: en güzel evrensel cumhuriyet.
Yakaladılar beni
Attılar karanlık hücrelere
…”

Peki, yakın tarihte yaşanılan savaşlar ve krizlere ne sebep olmuştur?

20.yy’a gelindiğinde kapitalizm hızlıca gelişmeye devam etmiştir. Özel mülkiyet, teşebbüs hakkı ve pazarda rekabet ilkeleri mecburi olarak devletleri yeni hammadde ve pazar arayışlarına sürükledi. 1914 yılına gelindiğinde ise bu durum kaçınılmaz şekilde bir paylaşım savaşına dönüştü ve milyonların cephede hayatını yitirmesine, salgın hastalıkların ortaya çıkmasına sebebiyet verdi. Liberal demokrasinin uygun ortamı yarattığı bu savaş sona erdi ancak yazık ki kapitalizmi çözmeye yetemedi. İmzalanan, rekabet halindeki devletler için eşitsiz görülen, anlaşmalar savaş krizini yalnızca 21 yıl ötelemeye yetti. İkinci Dünya Savaşı başladı ve ölümler eski savaşı aratmadı.

Liberal demokrasinin serbest piyasacı ve rekabetçi yapısı ekonomik buhranlara sebep olmaktan kaçamadı ve 1929 yılında dünyada bir buhran başladı. 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da kurulan Weimar Cumhuriyeti liberal bir demokrasiyi inşa etmeye çalışıyordu. Buhranın etkisiyle Almanya’da binlerce işçi işten çıkarılmış bankalar ödeme yapamaz duruma gelmişti. Hitler’in basit ve popülist söylemleri onu, bu ortamda –demokratik usullere uygun şekilde- seçim yoluyla iktidara getirdi. 1928 seçimlerde %5 oy alan Hitler’in partisi 1932 seçimlerinde %37’lik oy oranıyla ülkenin en büyük partisi haline gelmişti.  Ekonomik buhranın yarattığı faşist iktidar neredeyse bütün Avrupa’ya savaş açtı. Hitler’i püskürten irade liberal demokrasi olmadı, olamadı. Rekabetçi devletler kendi güçlerini toplamayı seçerek Hitler’e karşı seyirci kaldılar.

Liberalizmin saygıdeğer ideologlarından Adam Smith idareyi şöyle tanımlar: “Mülki yönetim, gerçekte, zenginlerin yoksullara yahut biraz malı mülkü olanların hiç malı olmayanlara karşı savunulması için kurulur.”(Ulusların Zenginliği) Smith’in bireyci yaklaşımları, piyasanın kendi rekabetçi işleyişine bırakılmasıyla ancak rayına oturabileceğine dair fikri şu meşhur sözüyle vücut bulmuştur. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.”

1970’lere uzanan süreçte başta Latin Amerika olmak üzere pek çok ülkede liberal demokrasi destekli ordu darbeleri görmekteyiz. “Bırakınız yapsınlar” şeklindeki neoliberal politikaları hızlıca hayata geçirebilmek için yapılan “kriz olarak tanımlanabilecek” askeri müdahalelerden Türkiye de nasibini almıştır. Neoliberal politikalar, başta kamu kuruluşları olmak üzere özelleştirmeyi sağlayarak çalışanları hızla güvencesiz hale getirmektedir. Güvencesiz olan işçiler demokrasiden yana değil, güçten yana olmaktadırlar. Zira hayatta kalabilmek, yaşam mücadelesini verebilmek için egemenlerin desteğine muhtaç bırakılmaktadırlar. Bugün teknolojinin hızla gelişmesiyle, işçilerin çok daha fazla sömürülüp onlar üzerinden çok daha fazla artı değer yaratılması söz konusudur öte yandan bu durum birçok kesimi işsizliğe, yoksulluğa mahkum etmektedir. 

2008 Ekonomik Krizi’nin ötelenmesinden dolayı daha derin ve çok boyutlu yaşayacağımız ekonomik krize pandeminin de hız kazandırmasıyla gittikçe yaklaşıyoruz. Kapitalizmin krizini çok daha açık bir şekilde yaşayacağımız günlere doğru yol alıyoruz.

Bu süreçte hızla artan antidemokratik ters dalga ve popülist liderlerin ortaya çıkışı ise bir tesadüf değil. Liberal demokrasi destekçisi egemenler sistemin krizini daha da öteleyebilmek adına çırpınmaktalar. Bunun en önemli ayağı, milliyetçiliği ve şovenizmi yükseltmek, muhafazakarlaşma eğilimini arttırmak, karizmatik liderler yaratmak suretiyle demokratik mekanizmaları yok sayarak hızlıca tek insanlığa doğru ilerlemek ve sisteme karşı her türlü sesi bastırmaktır. Yapay zekanın gelişmesi daha geniş yığınların işsiz kalmasına sebep olacak bununla birlikte kapitalizm yapısı icabı sürekli genişlemek zorunda olan bir üretim modeli olduğundan sömürü gittikçe sınır aşacaktır. Bu durumda yoksulluğun daha da derinleşmesi ve zenginliğin daha da yükselmesi kaçınılmaz şekilde yaşanacaktır.

Bugün kapitalizm popülist liderler yaratmakla birlikte bir mekanizmayı daha harekete geçirmiştir: İdeolojisizleştirme(!) ve dünyayı hukuk yoluyla kavrama. Çünkü burjuva sosyal düşüncesi en başından beri sosyal yaşamın farkı boyutlarının birbirinden ayrılması esasına dayanıyor. Samir Amin şöyle söylüyor: “ Özel mülkiyet, teşebbüs hakkı, pazarda rekabet kapitalizme özgü bir dizi ilkedir ve bunların demokrasiyle bir ilgisi yoktur. Eğer demokrasi tüm insanların, bu arada kadınların ve erkeklerin eşitliğini içeriyorsa, bunun demokrasiyle ilgisinin güdüklüğü daha açık olarak görülür.”(Liberal virüs) Buradan ideolojisizleştirme suretiyle ortaya çıkan ve salt hukuktan(!) yana olduğu iddiasındaki güncel akımların da esasında liberalizmin ve sermaye sahiplerine ait düzenin ilkelerini savunmak olduğu anlaşılıyor. Marx, hiçbir şeyin toplumsal ve tarihsel gerçeklik yapısının bütününde kapladığı yerden bağımsız şekilde anlaşılamayacağını söyler. Dünyanın açıklanmasında ve kavramların tanımlanmasında salt hukuktan yararlanmak yetersizdir. “Mülkiyetin ne olduğu sorusuna, mülkiyet ilişkilerini, irade ilişkilerinin hukuki ifadesinde değil fakat gerçek biçiminde, yani üretim ilişkilerinde kavrayan bir eleştirel ekonomi politik çözümlemesiyle yanıt verilebilir.”(Marx) Aynı durum “demokrasi” kavramı için de geçerli olacaktır.

Bugün yapılması gereken başta savaşlar olmak üzere toplumsal krizlerin sebebini ortaya çıkarmaktır. 1916 yılında sorulmuş şu soruyu yeniden sormakta büyük fayda var. “Bir yandan üretici güçlerin gelişmesiyle sermaye birikimi arasında; öte yandan, mali sermaye için sömürgelerin nüfuz bölgelerinin paylaşılmasında mevcut orantısızlıkların ortadan kaldırılması konusunda, kapitalizmin bulunduğu yerde savaştan başka araç var mıdır?”(Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması).  Liberal demokrasinin haklar ve özgürlükler kisvesiyle gizlediği eşitsizliği ve bu eşitsizliğin yarattığı krizleri ortaya çıkarmak elzemdir. Foucoult, Cinselliğin Tarihi kitabında gizlemenin mecburiyetinden şöyle bahseder: “Güce ancak kendisinin önemli bir kısmını maskelemesi yoluyla katlanılabilir. Onun başarısı kendi mekanizmalarını gizleme yeteneğiyle orantılıdır… Gizlilik onun için bir istismar niteliğinde değil; işleyişi bakımından vazgeçilmezdir.”

Hakikatin peşinde koşarken tarihsel ve toplumsal gerçeklikten kopmamalı, tanımları üretim araçlarının formel mülkiyetini elinde bulunduran küçük azınlığa bırakmamalıyız. Denizde yılana sarılı olduğumuz toplumsal gerçekliğiyle yüzleşerek ilhamımızı “eşitsizlik ve azınlık özgürlüğü “nü meşrulaştırmaya çalışan iradeden almamalıyız

Yazıda yararlanılan kaynaklar:

  1. J.S. Mill, Temsilci Hükümet Üzerine Düşünceler
  2. Richard Lichtman, Liberal Demokratik Kuramda Eşitlik Kisvesi
  3. Erdoğan Alkan, Paris Komünü ve Komün Şairleri
  4. Adam Smith, Ulusların Zenginliği
  5. Liberal Virüs, Samir Amin
  6. Onur Karahanoğlu, Marksizm ve Hukuk
  7. V. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması
  8. M. Foucoult, Cinselliğin Tarihi
  9. Erich Fromm, Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum
  10. Jan-Werner Müller, Popülizm Nedir?