BETONDAN ÖTESİ – AKIN KARA

İnşaat sanayii iç dinamikleri ve eklektik olduğu diğer sektörlerle düşünüldüğünde sermaye birikiminde motor gücü görebilen alanlardandır. Diğer alanlarla karşılaştırdığımızda, sermaye ihtiyacının görece daha az olmasına rağmen kar oranlarının yüksek olması sermayedarların temel motivasyonunu oluşturmaktadır. Mekâna bağımlı bir sektör olan inşaat sanayisinde yerel firmaların avantajları olmaktadır. Sektörün yatırımcı için bir diğer cazip noktası az sermaye yatırımı ile rekabet koşullarının daha kolay olmasıdır. Ayrıca devlet yatırımlarından ve piyasa dalgalanmalarından en hızlı etkilenen sektörlerden biri olması inşaat sektörünün başka bir özelliğidir. Bu yazımızda 1960-1990 yılları arasında inşaat sektörünün avantajları ve dezavantajlarıyla Türkiye’de sermaye birikimi “mücadelesinde” nasıl bir konumda olduğunu açıklamaya çalışacağız.

   Türkiye’de İnşaat Sanayisinin Gelişimi

Kırdan kente göçün yoğun şekilde başladığı 1950’lere baktığımızda inşaat sektörü sermayedarlar açısından daha da cazip hale gelmeye başladı. Artan kentleşme ve devlet yatırımlarıyla birlikte alınan ihaleler ulusal sermayedarların ilgisini çekmiştir. Ulusal sermayenin yetemediği kimi büyük projelerde uluslararası şirketler devreye girmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında inşaat sektörünün temel sac ayakları altyapı ve bayındırlık inşaatlarıdır. İnşaat sektörünün 1960’lar ile birlikte gelişiminde ki temel etkenlerden en önemlisi kamu altyapı yatırımlarıdır. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya girişi altyapı harcamalarını arttırmış sermaye birikimini yeterince geliştiremeyen ulusal firmalar bu projeleri yabancı sermayedarlara bırakmak zorunda kalmıştır. Büyük kamu ihalelerini alamayan yerli şirketler yabancı şirketlerin alt işvereni olarak çalışmıştır. Ayrıca kırdan kente gelişlerle birlikte konut yapımcılığı bir ivme kazandı. Takip eden yıllarda artan kentleşme süreciyle birlikte konut yapımından otel yapımına kadar inşaat sektörü gelişmeye devam etti. 1970’li yılları toplu konut inşaatları izledi. Ancak bu sektörün kurumsallaşamamasından dolayı kooperatifçi inşaat modeli alternatif olarak var oldu. 80’li yıllarda kooperatifler piyasadaki varlıklarını arttırdı ve arz edilen konutların 3’te 1’ini inşa ettiler. 1984 yılında da devletin toplu konut inşaatına el atmasıyla Toplu Konut İdaresi (TOKİ) kuruldu.

 Kalkınma Bakanlığı’nın (DPT yerine kurulup 2018’de kapatılmıştır.) 2014’te TÜİK’ten alıp yayınladığı bilgilere göre İnşaat sanayisinin Cari fiyatlarla 1968 baz yıllı GSMH’nin sektörel dağılımı şöyledir: %3,9(1950), %5,8(1955), %5,0(1960) ve %12,2(1965). 1987 baz yıllı dağılım ise: %5,8(1970) %5,3(1975), %5,7(1980), %5,8(1985) ve %6,3(1990). Ayrıca inşaat sektörünün önemli bir büyüme evresini 1982-1988 arasında yaşadığını söyleyebiliriz. Süreç içerisinde yapımına başlanan yeni bina sayısı, 1982’de 54.361’den, 1988 yılında 139.995’e yükselmiştir. İnşaat sektörü yatırımlarının GSMH içindeki payı ise 1982 yılında %5,2’den, 1987 yılında %7,3’e yükselmiştir. Bu dönem içerisinde inşaat sektörünün GSMH içinde zirve yaptığı yıl 1987’dir.

   Devlet Politikası Olarak İnşaat Sanayii

 Kentleşmenin artmasıyla gelen devlet yatırımlarının beraberinde yüksek miktarlı devlet ihaleleri izledi. Burada söylememiz gereken önemli noktalardan birisi inşaat sektörünün görece az sermaye ihtiyacı olmasından ve diğer sektörleri de harekete geçirebilen bir konumda olmasından dolayı kimi hükümetlerce özel olarak mercek altın alındığıdır. Menderes/Demirel/Özal hükümetlerinde inşaat sektörünün canlanma dinamiklerini görmemiz bir tesadüften ziyade bu sermaye birikim aşamasında bilinçli yapılan tercihlerin sonuçlarıdır. Kırılgan ama bir o kadar da canlandırıcı özelliği olan inşaat sektörü hükümetlerin çoğu zaman can simidi işlevini yerine getirmiştir. İnşaat sektörünün ve devlet eliyle geliştirilen projelerin sermaye hareketliliğini canlandırmanın yanı sıra “büyük” projelerle ihtişam yaratma işlevi de olmuştur. Boğaziçi Köprüsü açılışında Demirel “Artık tahta köprü devirlerini geride bıraktık. İnşaatına başladığımız Boğaziçi Köprüsü ve çevre yolları, lüks değildir. Türkiye’yi bu eserlerle büyüteceğiz.” sözleriyle yönelişini açıkça ifade etmiştir.

Türkiye’nin iki büyük köprüsü olan Boğaziçi Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü incelediğimiz dönemde yapılmışlardır. Uluslararası sermayenin mühendisliğini ve inşaatını üstlendiği Boğaziçi Köprüsü’nün yapımı için 440 Milyon lira harcanırken bağlantı yolları ve istimlak çalışmalarıyla birlikte harcanan rakam 2.1 milyar liraya çıktı.  FSM Köprüsü’nün yapımı 1986 yılına denk gelmektedir. FSM Köprüsü’nün sadece inşaat maliyeti 125 milyon dolar olmuştur. İnşaat sektöründeki büyüme kendini burada belli oranda göstermiştir. Çünkü Boğaziçi Köprüsü’nün yapımına baktığımızda ihaleleri doğrudan yabancı yatırımcı almıştır ama FSM Köprüsü mühendisliğini İngiliz Freeman, Fox ve Partners firması ve BOTEK Boğaziçi Teknik Müşavirlik A.Ş. firması yapmış, inşaatini ise Türkiye’den STFA, Japon Ishikawajima Harima Heavy Industries Co. Ltd., Mitsubishi Heavy Industries Ltd. ve Nippon Kokan K. K. adlı şirketlerin oluşturduğu konsorsiyum gerçekleştirmiştir. 

   İşçi Sınıfının “Yeni Üyeleri” Olarak İnşaat İşçileri

İnşaat sanayisinin sermayedarların gözüyle en avantajlı olduğu noktalardan birisi de kalifiye eleman ihtiyacının azlığı ve böylelikle ücretlerin görece düşük olmasıdır. Kırlarda yaşamın idamesi zorlaştıkça kalıcı ya da geçici süreyle kentlere gelen işçi sınıfının yeni öbeklerinin en rahat iş bulabildikleri sektör belki de inşaattı. 1950’ler itibariyle şehirde belli bir miktar para toplayıp köye dönmeyi düşünenler inşaatlarda rahatça iş bulabilmekte; sezonluk, mevsimlik vb. çalışıp sonradan köylerine geri dönebilmekteydi. Artan yoksullaşmaya karşı iş bulma, şehirde yeni bir hayatı kurma ümidiyle şehirlere gelenlerin de ilk uğrak noktaları genellikle inşaat şantiyeleri olmuştur. Atıf Yılmaz’ın “Kibar Feyzo” filminde ki baş karakterin şehre gelir gelmez inşaatta “amele” olarak çalışması 1970’lere bakarken iyi bir örneği yansıtmaktadır.

Sektörün hızlı bir şekilde büyümesi, kırdan gelenleri iş ümidi olabilmesi “avantaj” olarak değerlendirilebilir lakin inşaat sanayisinin bu özellikleri bizlere başka bir yönünü de göstermektedir: güvence yoksunluğu. Ağır çalışma koşulları ve işyerlerinde alınan önlemlerin azlığı günümüzde dahi işçi cinayetlerinin en yoğun olduğu sektörün inşaat sektörü olduğu gözlerimizin önüne serilmektedir.  Kayıt dışı istihdamın yoğunluğu sektörün yapısal sorunlarından birisidir. Çoğu proje bazlı çalışan işçiler sektördeki firmaların kurumsallığıyla doğru orantılı olarak güvenceli iş bulabilmekte ya da sosyal güvenceden yoksun şekilde çalışmaktaydı.

   İnşaat İşçilerinde Sendikal Örgütlenme

Günümüzde dahi işkollarının örgütlenme oranlarına baktığımızda en örgütsüz işkolu olarak inşaat, yapı işleri öne çıkmaktadır. 1960’lı yıllara baktığımızda ülkede artan sınıf mücadelesinin de etkisiyle inşaat işçilerinde örgütlülük oranların artmaya başladığını görüyoruz. Yapı İşçileri Sendikası’nın (YİS) özellikle devlet tarafından yabancı yatırımcılara ihale yoluyla yaptırılan projelerde örgütlendiğini ve 1960-1975 yıllarında bu şantiyelerde önemli direnişlere imza attığını söyleyebiliriz. Bunlardan en önemlisi 1962 yılında İsmet Demir öncülüğünde 5000 işçinin meclise yürümesidir. 12 Eylül 1980 darbesiyle yok olan sendikal örgütlülükle birlikte inşaat işçilerinin örgütsüzlüğü devam etmektedir. Aile Ve Çalışma Bakanlığı’nın 2020 Ocak ayı verilerine göre 1110229 işçinin yer aldığı sektörde en fazla örgütlü olan Yol-İş sendikasının örgütlük oranı 4,25’tir.

   Sonuç Yerine

İnşaat sektörü yatırımcılar için talebin arz edilenden düşük olması riskini barındırsa da emek arzının fazla oluşu ve emek gücünün bedelinin düşük olmasından dolayı avantajlı bir sektördür. ENR Türkiye’nin TOP300 (2020) Listesinde (içinde bulunduğumuz yıl dahil son 5 yıl içerisinde tek seferde 100milyon TL üzeri bedel ile yapım sözleşmesi imzalayan firmaları gösterir.) yer alan ilk 10 firmanın 6’sının(Cengiz İnşaat 1980, Limak İnşaat 1976, Makyol İnşaat 1965, Taşyapı İnşaat 1979, İç İçtaş İnşaat1969 ve Özaltın İnşaat 1965) incelediğimiz 1960-1990 tarihleri arasında kurulması sermayenin yönelişi açısından önemli bir göstergedir.  İlgili tarihlerde sermaye birikimi açısından inşaat sanayisinde ki şirketlerin “dev projeleri” tek başlarına alamadıklarını görmekteyiz. Sermaye birikimi yaratma aşamasında yeterince “olgunluğa” gelemeyen yerli sermayenin faaliyet alanına kimi zaman devlet TOKİ vb. kurumlarıyla girmiştir. Günümüzde önemi iktidara yakın sermaye gruplarının hareket alanını genişletmek açısından daha da artan inşaat sektörü incelemeye çalıştığımız dönemde de aynı gerekçelerle önem arz etmiştir. İşçi sınıfının kendi içindeki tabakalı yapısında en alt tabakalarda yer alan kesimlerinin inşaat sektöründe ucuz iş olarak çalıştırılması sektörün yapısal bir olgusu haline gelmiştir.

Kaynakça

 • Boratav, Korkut. Türkiye İktisat Tarihi. Ankara; İmge Kitapevi Yayınları, 2015.

•Gülöksüz, Elvan. “İnşaat Sanayiinde Uluslararasılaşma ve Sermayeler Arası İlişkiler.” Praksis Dergisi, 2009(19), 133-156.

• Özkurt, Hatice. “TÜRKİYE EKONOMİSİNDE KONUT SEKTÖRÜ: GELİŞİMİ ve ALTERNATİF FİNANSMAN MODELLERİ.” Sosyal Bilimler Dergisi 2007,(1), 159-173.,

• Eşkinat, Rana ve Filiz, Tepecik. “İNŞAAT SEKTÖRÜNE KÜRESEL BAKIŞ.” Afyon Kocatepe Üniversitesi, İİBF Dergisi ( C.XIV, S I, 2012 )

• www.enrturkiye.com

www.goldyapi.com.tr

 • www.insaatim.com.tr

www.csgb.gov.tr

• Ekonomik ve Sosyal Göstergeler 2015, Kalkınma Bakanlığı, S:300, s:21-25