NAZİ YARGIÇLARININ YERİNDE OLMAK – TUVAL ÖZ

İnsanlar seçimlerini verili koşullar içerisinde yaparlar ve alınan her karar yaşanan dönemin maddi koşulları çerçevesinde şekillenir. Nazi yargıçlarının konumunda olsaydık vereceğimiz kararların ne yönde olacağı üzerine düşünmenin yolu, dönemin koşullarını anlamaktan geçer. Hukuk kurallarının hukuksuzluğu işaret ettiği bir dönemde; bir hukuk uygulayıcı olarak tutumumuz ne olmalıdır? Hukuka aykırı yasaya dayanan ya da hukuka uygun olan ancak normlarda karşılık bulmayan bir karar arasındaki dilemma nasıl çözülür? Hukuki kanaatimiz nasıl bir anlayış çerçevesinde şekillenmelidir? Bu yazıda, dönemin koşulları ortaya konularak yargıçları verdikleri karara yönlendiren motivasyonların peşine düşülecek ve ardından devlet memurlarının eylemlerinin kötülüğün sıradanlığı ile arasındaki ilişki incelenecektir.

Nürnberg Yargılamalarında Nazi yargıçlarının yargılanma sürecine şahit olduk. Ancak yargılamalar üzerine düşünüp Nazi yargıçlarına ilişkin bir hükme varmadan önce, Nazi Almanyası’nın hukuk sistemini ele almak ve yargıçların verdikleri kararlar üzerinde etkili olan parametreleri ortaya koyabilmek gerekiyor. O dönem yürürlükte olan Weimar Anayasası, esasında pek çok hak ve özgürlüğü içerisinde barındırıyordu. Ancak 20. yüzyıldan bu yana yükselmekte olan faşizmin halklara öğrettiği bir gerçek var: Yazılı hukuk normlarının özgürlükçü niteliği, bir hukuk devletinin varlığının göstergesi olmak zorunda değil. Hukuk dediğimiz şey esasında devlet ideolojisini yansıtan ve devletin zor kullanma yetkisinin meşruiyet kaynağını oluşturan bir aygıt ve bu aygıt, tıpkı Nazi Almanyası’nda olduğu gibi; ayrımcı düşüncelerin pratik hayattaki yakıcı sonuçlarının, kimi zaman katliamların aracı haline gelebilmekte. Naziler iktidara bir darbe yoluyla değil, demokratik yollarla, başka bir ifadeyle anayasal sistemin öngördüğü seçimleri izleyerek gelmişti. Seçimleri kazanmış olmanın yarattığı meşruiyet, hukuki alanda yapacakları değişikliklerin zeminini oluşturdu. Başlatılan OHAL süreci ve devamındaki düzenlemeler, iktidarda olan Nazilerin faşist düşüncelerinin hukuki zemindeki izdüşümünü hâkim kıldı. Weimar Anayasasının 48. maddesi olağanüstü düzende yetki devri olmaksızın başkan eliyle çıkartılan kararnamelerle ülkenin yönetilmesine izin veriyordu. Mevcut ideolojik altyapı, Alman ulusunun ari ırkın temsilcisi olduğunu ve potansiyelindeki güçlü medeniyetin kurulmasının yolunun, ari ırk dışarısında kalanların elimine edilmesinden geçtiği yönündeydi. Çıkartılan kararnamelerle bir eliminasyon sürecine gidildi ve Yahudilerden eşcinsellere ve Romanlara varana kadar pek çok dezavantajlı grubun maruz bırakıldığı insanlık onuruna aykırı muamelelerin, katliamların ve soykırımın temelleri böylece inşa edildi.

1935 yılında çıkartılan Nürnberg Yasaları Reich vatandaşlığına ilişkin düzenlemeler barındırıyordu ve Yahudileri, ayrıntılı düzenlemelerle ikinci sınıf vatandaş konumuna getirmekteydi. Alman halkının kalıtsal sağlığının korunma yasasıyla birlikte evlilik yasakları getirildi. Milisler ve yasalar aracılığıyla halkta karşılık bulan nefret karşısında Yahudileri koruma düşüncesini bir kılıf olarak kullanan iktidar, Yahudileri önce gettolara ve sonra kamplara götürdü. Dönemin yasal düzenlemelerinin tamamı Kelsen’in modeline göre geçerli ve bağlayıcı nitelikteydi. Çıkartılan yasaklar olağanüstü hâl düzeninin kendisine, anayasaya uygundu. Salt kural koyma sürecini dikkate alan ve kuralın içeriği ile ilgilenmeyen hukuki pozitivist bir yaklaşımla, hukuka aykırı düzenlemeler mevcut değildi. Tüm bu düzenlemelerin sonucu, hukuk düzeni içerisinde yaşayan insanlardan milyonlarcasının önce vatandaşlıklarından olmaları ve daha sonra öldürülmeleri oldu.

Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi'nde Yargılanan Nazi Almanyası Yöneticileri
‘Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi’nde Yargılanan Nazi Almanyası Yöneticileri’

Nazi Almanyası’nın bahsi geçen dönemlerinde hukuki pozitivizme uygun ilerleyen hukuki süreç, bir noktadan sonra tamamen hukukçular eliyle üretilen bir adaletsizliğe evrildi. Yargıçlara kendilerini Hitler yerine koymaları ve ona uygun karar vermeleri söylendi, yargısız infazlar yaşandı. Pozitif hukuk askıya alındı ve onun üzerinde yer alan bir hukuk düşüncesi önem kazandı. Doğal hukuk ve pozitif hukuk ikiliğinde doğal hukuk önem kazandı demekti bu; hukukun içeriği halkın esenliğinin yasa maddelerinin üstünde olduğu ve devlet bekasının diğer her şey yanındaki üstünlüğü düşüncesiyle şekillendi.

Nürnberg yargılamalarına geldiğimizde insanlığa karşı suç kavramsallaştırmasının geliştiğini gördük. Hiçbir emir ya da hukuk kuralının soykırımı haklılaştıramayacağına ilişkin bir ilke belirlendi. Bu yaklaşım, pozitif hukuku tamamen ortadan kaldırmıştı, kişilerin kendilerini hukuk kurallarına atıfla savunma kabiliyetleri yoktu. Nazi Almanyası deneyimine kadar, kapitalizme dayanan üretim ilişkileri ve toplumsal ilişkilerin getirisi olan ilerlemeci anlayış o kadar hakimdi ki her şey bütün değerlerden azade hale gelmişti; tekniğe indirgenmişti. Bu anlayışın izdüşümleri hukukta da görüldü ve soykırım sırasında yaşananlar insanlığı bu gerçekle yüzleştirdi. İşte böyle bir atmosferde, başka bir ilerleyişin mecbur olduğu fark edildiğinde; hukuka içkin olan değerin önemi de tekrar gündeme geldi. Nazi yargıçları, bu sebeple suç ve cezaların kanuniliği ilkesi bir kenara bırakılarak; gerçekleştirdikleri dönemde suç olmayan fiillerle yargılandılar.

Peki, yasal hukuksuzluğa direnmek Nazi yargıçları için mümkün müydü? Her hükmün arkasında bir hukuki argümantasyon süreci vardır. Geçerli olan hukuk normuna direnip onu uygulamayı reddettiğimiz anda ihtiyacımız olan hukuki gerekçeyi bize Radbruch formülü verir. Şöyle der Radbruch: “Hukukun otoritatif buyruğuna kendi hukuk duygusunu feda etmek; yalnızca hukuka uygun olanın ne olduğunu sormak ve asla onun adaletli olup olmadığına bakmama; adalet sevgisi olmaksızın zevkle yürütülemeyecek bir meslekte belki de adaletsizliğe hizmet etmek: Bu hukukçunun ödevi ve trajedisidir.” Uygarlık tarihinin katliamlarla dolu olduğunun farkına vardığımızda, hukukun içerisindeki zorunlu siyasal içeriği gördüğümüzde sergilememiz gereken tavrın formülasyonudur Radbruch formülü. Hukukun üç amacı vardır der: hukuki güvenlik, adaletin sağlanması ve amaca uygunluğu gerçekleştirmek. En üstte olan belirliliği sağlayabilmenin yolu olan hukuki güvenliğin gerçekleştirilmesidir, sonra adalet gelir. Bir yargıç, ahlaka uygun bulmadığı her hukuk kuralını uygulamaktan kaçınamaz. Ancak bu halin istisnaları vardır ve soykırım elbette bu istisnalar içerisinde yer alır. Adaletin ortadan kaldırılması, hukukun kendisini imhasıdır. Yine Radbruch’un deyişiyle: “Adalet üzerinde çalışmaktan ziyade devlet iradesini araştırmaya meyletmiş bir hukuk biliminin, kendi tilmizlerinin kalbini ve aynı zamanda halkının ruhunu kazanabilmesine imkân yoktur.” Tarihsel akıl üzerine kurulu bir doğal hukuk anlayışı inşa etmeyi dener.

Formül iki parçalıdır. Birinci parçaya göre adaletten tahammül edilemez bir sapma söz konusu olduğunda, kanun artık doğru olmayan hukuk haline gelir ve adalete boyun eğmek zorundadır. Hukuki geçerliliğini yitirir. İkinci parçaya göre ise eşitlik adaletin özüdür ve yasama, parlamentolar eşitliği bilinçli olarak reddettiğinde yasalar geçerliliğini yitirir. “Yasalar adalet istencini bilinçli olarak yadsıyorsa, örneğin; İnsan Hakları’nı sağlamakta keyfilik içeriyor ve yetersiz kalıyorsa, o zaman bu yasaların geçerliliği yoktur, o zaman halk bunlara itaat borçlu değildir, o zaman hukukçular da kendilerinde, bu yasaların hukukilik karakterinin bulunmadığını söylemek cesaretini bulmalıdır.”

 Bentham’ın hukuki pozitivist yaklaşımı esas alındığında hukuk egemenin buyruğudur ve hukukçu bu buyruğu yerine getirilmelidir. Klasik doğal hukuk anlayışı ve içeriğinin belirsizliği, hukuku status quoyu korumanın aracı haline de getirilebilir. Son tahlilde, kendime, insan olmaya yabancılaşmadığım bir ihtimalde elbette vereceğim kararlar adalet esas alınarak belirlenecek ve Nazi yargıçlarından farklı olacaktır.

Hukuk uygulayıcısı ve toplama kamplarındaki devlet memurları arasındaki fark üzerine düşünürken Nürnberg yargılamaları sırasında savcı Telford Taylor’ın söylediği şu sözlerin yardımı olacaktır: “Suikastçinin hançeri, hukukçunun cübbesinin altına gizlendi”. Hukuk uygulayıcısının, hukukun siyasi içeriğinin farkında olma ve bu siyasi içerik adaletsizlik içerdiğinde onun karşısında durma görevi vardır. Çünkü karşısında durmadığı oranda, sistemin gönüllü devamcısıdır. Adaletsizliği cübbesinin altına gizlemeyi ve bulunduğu mahkeme salonunda teatral bir yargılamayla, adaletin var olduğu illüzyonunu yaratmayı tercih etmiştir. Hukukçu olmak ve düzenin hukukunun uygulayıcısı olmak arasındaki fark bu noktada ortaya çıkar. Hukuk nosyonuna sahip bir kimsenin ikincisi olma yönünde bir irade sergilemesi mümkün değildir.

Bir devlet memurunun düzenin devamcısı olma anlamındaki rolü görece daha azdır. Adalete aykırı bir eylemi gerçekleştirme iradesini gösterebilir, çünkü bunu yaptığında cezasızlıkla karşılaşacağını sistematik kararlarla gösteren hukukçular mevcuttur. Ancak yalnızca hukukçular ve üst düzey görevliler mi suçludur? Toplama kamplarında gaz odalarını hazırlayan bir teknisyenin, kişisel hırslarla ihbarlarda bulunan bir kimsenin, silahını karşısında bulunan Yahudi’nin şakağına dayayan görevlinin, işletmesine ‘’Yahudiler ve köpekler giremez.’’ yazısını asan işletmecinin, yanı başında bir soykırım yaşanmıyormuş gibi bu soykırım içerisinde aktif rol almasa da gözlerini kapayan ve hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eden bir öğretmenin hiç mi suçu yoktur? Hannah Arendt’in Eichmann yargılamasında ifade ettiği gibi kötülük bürokratik sistem tarafından o kadar sıradanlaştırılmıştır ki soykırımda rol alan devlet memurları hiç de ender örnekler değillerdir. Bu sistem, bu devlet memurlarını yaratır. Eichmann yargılaması sırasında ‘’Sadece yasalara uygun olarak görevimi yerine getirdim.’’ demiştir, öyledir de ve altında yatan şey sorgulamadan uzak bir itaattir. Düzenin bir parçası olabilmenin yolu onun kurallarına uymakken kendisine seçtiği bugünkü hedef Yahudilerse elbette Yahudilere düşman olunacaktır. Önemli olan tek şey sistemin çarklarının dönmesidir ve kişi elbette bu çarkların içerisinde sıkışıp kalacaktır.

Bir başka ihtimal ise düzenin ifşasıdır. Çünkü ancak bu düzen ifşa edildiğinde, düzen dışı düşünülebildiğinde o gaz odası bir teknisyen tarafından tasarlanmayacak, o devlet memuru tek seçeneğinin bu olduğunu düşünerek karşısındaki savunmasız insanın, yalnızca var oluşu düzen tarafından istenmediği için ölümüne sebep olmanın ne anlama geldiğini kavrayabilecektir. Düzen dışı düşünmeden düzenin karşısında durabilmek mümkün değildir. Yasaların benden bir parçası olmamı beklediği adaletsizliği gördüğümde elbette vereceğim kararlar dönemin devlet memurlarından farkı olacaktır. Ancak bu bireysel karşı duruşun bir anlam taşıyabilmesinin tek yolu, halkın adaletsizlik karşısında örgütlenebilmesidir.

*Hukuk alanındaki çalışmalarımdan tamamen uzaklaştığım bir dönemde, alana dair ilgimi canlandıran şey sevgili hocam Ceren Akçabay’ın derslerinde tuttuğum notlara (Bu yazı açısından da sık sık başvurduğum bir kaynaktı.) rastlamam oldu. Ceren Akçabay sayesinde ne çok şey öğrendik hepimiz ve belki bu da hakikatin ihraç edilemeyeceğinin bir göstergesi. Kendisine teşekkürü borç biliyorum.        

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

http://testofcivilisation.eu/tr/gehoorzaamheid

https://encyclopedia.ushmm.org/search?query=case&languages%5B%5D=en

https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/article/law-justice-and-the-holocaust

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/97716

http://andhd.dergi.anadolu.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/36-published.pdf

http://portal.ubap.org.tr/App_Themes/Dergi/2005-56-107.pdf