SİVİL İTAATSİZLİĞİN ANAYASALARDAKİ YERİ – FİLİZ SANCAK

ABD’de Vietnam Savaş Karşıtı Protestolardan

Kendi içerisinde muazzam bir tutarlılığa sahip olan hukukun toplumsal gerçekliklerle uyumlu olduğunu kim iddia edebilirdi ki? Böyle biri liberal normların ötesine geçemeyen miyop bir bakış açısına sahiptir kuşkusuz. Hukuk ötesinin gerçekliğini görebilmek için tumturaklı sözlerle bas bas bağıran bürokratların değil, susturulanların suskunluklarına kulak vermek yeterliydi oysaki… Eğer hiç azınlık olamamışsanız, henüz küçücükken terörist yaftasının neden üzerinize tam oturduğunu anlayamamışsanız, okul çağına kadar annenizden anadilinizde ninni dinleyip okula başlar başlamaz başka bir dil dayatılmamışsa ve uzun yıllarınızı sadece anlamak için harcamamışsanız, her gece isabet edebilecek bombanın hangi açıdan gelebileceğini son bir defa hesaplamadan uykuya dalmamışsanız, sabah okula giderken altında bomba olduğunu bildiğiniz hendeklerin üzerinden geçmemişseniz ve bu esnada bembeyaz karın üzerindeki kan gölcükleri sizin için sıradan bir görünüm halini almamışsa ve ölüm sizin için sıradanlaşmamışsa paçavralara geçirilmiş sözcüklerin tınısına kapılmak her zaman daha kolaydır…

Bu yazıdaki temel amacım öncelikle sivil itaatsizliğin herkes tarafından kabul görmüş temel ilkelerini açıklamak. Ardından daha spesifik ve tartışmaya açık olan taraflarına birçok bakış açısını karşılaştırarak değinmek olacaktır.

Genel bir tanım yapacak olursak sivil itaatsizlik; anayasalarda yer bulamayan, aleni bir eylemdir. Sivil itaatsizlik eyleminde bulunan azınlık sistemin tümüne karşı değildir. Ahlaki olarak yanlış bulduğu tekil yasalara karşı gerekçelendirilmiş argümanlar sunarak kamuoyunda bir tepki yaratmaya ve haksızlık teşkil ettiğini düşündüğü yasaları baypas etmeye yönelik faaliyette bulunmaktadır.

“Şu ya da bu biçimde adil” ilişkilerin hüküm sürdüğü demokratik bir sistemde ortaya çıkan haksızlıklara karşı, yasal imkanların tükendiği noktada son bir çare olarak başvurulan, kendisine anayasayı, doğal hukuk ilkelerini ya da toplumsal sözleşmede ifadesini bulan ortak adalet anlayışını temel alan, şiddeti reddeden, yasadışı fakat meşru, aleni ve barışçıl bir edim.

YASADIŞI ANCAK MEŞRU

Anayasalardaki toplanma ve gösteri yürüyüşü hakkının ötesinde, anayasal belgelerin, normların dışında konumlanan direniş biçimi meşruluğunu doğal hukuka, ahlaki kavramlara, evrensel olarak kabul görmüş insani haklara göndermede bulunmasına borçludur. Meşruluğun kilit öğesi “şiddet” kavramıdır. Buna göre Hayrettin Ökçesiz’in yaptığı sınıflandırmaya göre değerlendirmek doğru olacaktır.

a)şiddet içermeyenler

b)ancak eşyaya karşı ve amaçla orantılı, ölçülü derecede şiddet içerenler

c)kişilere karşı da, yine orantılı ve ölçülü derecede şiddet içerenler (örn. Bir
generalin üniformasına kan sıçratma ya da yabancı düşmanlığını protesto
etmek için taksi sürücülerinin yüksek klakson çalarak gösteri yapmaları vb.)

d)şiddet derecesi amacı aşan eylemler

Hukuk sisteminin bütününe karşı olmayan, hukuk devleti ideali ile uyumlu hatta daha ileriye taşımaya yönelik olan sivil itaatsizlik olayları belli düzeyde orantılı bir şekilde şiddet içerse de bu ayrımda yer alan son maddenin bu edim ile uyum içerisinde olmadığı yani sivil itaatsizlik edimlerinin genel amacıyla uyuşmadığı kanısındayım. Şiddetsizlik demokratik hukuk devletlerinin anayasal normlarının bütününe hakimdir. Hukuk ilkelerinin sadece tekil normlarının vicdani olarak haksızlık yarattığını düşünen eyleyiciler bu hukuk sisteminin bütününe uyum içerisinde davranmak yükümlülüğündedir. Ayrıca sivil itaatsizlik içerisinde dini düşünceyi yaymak yahut dayatmak için yapılan edimleri barındırmaz. Fakat dini argümanlar, inançlar bulunulan hak talebini güçlendirip destekler nitelikte işlev görebilir. Nitekim Martin Luther King Hristiyanlık dinine mensup bir din insanı ve Birmingham hapishanesinden yazdığı mektubunda özellikle kiliselerin ayrıştırıcı muamelelere karşı sessizleşmesine tepki göstermiştir. Adil yasa, ahlaki kurallar ve Tanrı’nın buyrukları ile uyumlu olan insan yapısı bir düzenleme; adil olmayan yasa ise ahlak kurallarına uymayan yasadır, kökü tanrısal hukukta ve doğa hukukunda olmayan insan yapısı yasa olarak tanımlar. Tanrısal hukukun pozitif hukuktan daha üstün olduğunu, ırk ayrımcılığının sadece politik, ekonomik ve sosyolojik bakış açısından sağlıksız değil, aynı zamanda ahlaki olarak da yanlış ve günah olduğunu belirterek tanrısal hukukun pozitif hukuktan daha üstün ve ahlaki, insani olarak daha adil olduğunu belirtmiştir. Tıpkı göksel hukuku Kreon’un yasalarından üstün gören Antigone gibi…

Liberal siyasal düzenin hak ve özgürlüklerin kurumsallaşmış, üsten dayatmacı, değişmez bir haklar kataloğu olmadığı tarihsel bağlamda incelendiğinde yapılan mücadeleler sonucu elde edilen kazanımlar kanıtlar. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz kendi kuramını oluşturan, liberal anayasalara daha geniş bir perspektif kazandıran, sivil itaatsizlik teorisini tartışmaya açan Mahatma Gandhi mücadelesi örnek verilebilir.

Gandhi’nin Güney Afrika’ya avukat olarak yaptığı yolculuk sırasında Hintli olduğu için birinci sınıfta yolculuk edemeyeceği ya üçüncü sınıf bölümüne geçmesi gerektiği ya da trenden atılacağı uyarısı alır. Bunun üzerine Gandhi diretir ve trenden atılır. Güney Afrika’daki mücadelesi başlamış olur. 1913 yılında Güney Afrika’da Transvaal’de başlar. Hükümetin “siyah yasası” denilen yasayı çıkartmasının ardından Gandhi ve karısı Kasturba yaşadıkları çiftlikleri “Tolstoy”dan protesto yürüyüşü başlatırlar. Siyahların, Hintlilerin ve müslümaların serbest dolaşım, Hindistanla bağ kurma, beş yıllık çalışmanın ardından ülkede kalma haklarını kısıtlayan sınırlamaları reddederler. Serbest dolaşım yasağına karşı sınır ihlallerini başlatırlar. Gandhi diğer satyaghri(hakikat tutkunu) ile birlikte Natal’den Transvaal’e gitmek için yürüyüş başlatırlar. Yürüyüşe “Newcastle Yürüyüşü” adı verilir. Başlangıçta onları beş bin maden işçisi ve ailesi grev yaparak destekler. Aralık 1913’e gelindiğinde ise greve giden madenci sayısı elli bini bulacaktır. Greve ve sınırı geçme yürüyüşüne o dönem çok sayıda kadın katılır. Gandhi daha sonra buradan çıkardığı derslerin Hindistan’daki 1930-1931 yıllarındaki “Tuz Yürüyüşü”ne esin kaynağı olduğunu belirtir. “Tuz Yürüyüşü” tuzda hükümetin tekelini kaldırmak için başlatılan başka bir satyagrahadır. Gandhi burada bir dizi sivil itaatsizlik eylemi düzenlemiştir. Ayrıca milliyetçi partinin başına geçen Gandhi kongreye gelişmiş ülkelerden yardım almamaya, yani sömürge kurumlarını ve Avrupa ülkelerini boykot etmeye yönelik bir program onaylatmıştır. Bunun ardından ipliklerin ve kumaşların elde dokunması çağrısında bulunmuştur. Yapılan son büyük sivil itaatsizlik eylemi “Hindistan’dan Çık Git” eylemidir. Uzun ve zorlu bir sürecin sonunda İngiliz sömürgeciliğine son verildi. Woodcock Gandhi’nin başarılarını maddeler halinde özetlemiştir;

1)Kolonilerin toplumlarının kurtuluşunun acilen ve kabagüç kullanmaksızın gerçekleştirilebileceğini göstermiş olması; kabagüç onu kullanan toplumu yıkmaktadır.

2)şiddetsiz eylemin, direnmenin yalnızca etkili bir aracı olmayıp, tersine toplumun- iktidarın ve kabagücün ölçüsüzlüğü engellenerek- iyileşmesinde felsefik bir bakış oluşturduğunu bugüne kadar hiç görülmemiş biçimde kesin bir kanıtını ortaya koymuş olması.

3)Bireyin diğerleriyle birlikte, hatta tek başına da, genel tinsel iklimin ve buna dayalı olarak dünyanın toplumsal ve siyasi yapısının değişimine yol açabilecek moral güçler geliştirebileceğini kanıtlamış olması.

ALENİ BİR EYLEMDİR

Asıl amacı kamuoyuna seslenip var olan gerginliği su yüzüne çıkarmak olan eyleyicilerin asıl istedikleri şey seslerinin duyulması. Martin Luther King’in ifadesiyle “iyileşebilmesi için deşilmesi gereken bir çıban gibi, adaletsizliğin de yok edilmesi için, yarattığı tüm gerginlikle birlikte önce insan vicdanının ışığına, kamuoyunun temiz havasına çıkarılması gerekiyor.” Gerginlik ifadesi sizleri rahatsız edebilir fakat ben bu sözcüğün çok da korkunç olduğunu düşünmüyorum. Taraflardan en azından biri sorunu çözmek için gerginlik yaratıyorsa bu olumlu bir edimi, aradaki ilişkinin samimiyetini gösterir. Uzlaşmacı bir zeminin oluşturulmaya çalışıldığı ve demokrasinin derinleştirilmesine yönelik harekette bulunulduğunu gösterir. Yine Martin Luther King’in deyimiyle “Sokrates’in insanın mitler ve yarım hakikatlere olan kölece bağımlılığından kurtulup yaratıcı analizler ve değerlerin nesnel belirlenişinin özgür alanına geçişi için düşünce düzeyinde bir gerginliğin ortaya çıkarılmasını gerekli görmesi gibi, bizim de şiddete dayanmayan eylemler aracılığıyla toplumda, insanların ırk düşmanlığının ve önyargıların derin kuyularından kurtulup kardeşliğin ve karşılıklı anlayışın onurlu doruklarına ulaşabilmelerine yardımcı olacak gerginliği yaratmamızın zorunluluğunu görmemiz gerekiyor. İşte doğrudan eylemin amacı kaçınılmaz biçimde görüşmeleri zorlayacak böyle bir kriz durumu yaratmaktır.

HESAPLANABİLİRLİK

Sonuç vermiş, demokrasiyi ileriye taşıyan hiçbir edim rastgele, el yordamıyla yapılmış eylemler değildir. Bunun en iyi örneğini Gandhici felsefede görürüz. Gandhi hazırladığı çatışma normlarıyla en ince detayına kadar hesaplanmış bir eylemlilik ortaya koyar. Sivil itaatsizliğin sahadaki mücadelesi kadar eylemin felsefi boyutunun çok önemli olduğunu ortaya koyar. Bu normları kısaca inceleyelim;

1.HEDEFLER VE ÇATIŞMA
N1.1.Çatışma durumlarında harekete geç!
N1.1.1 Şimdi davran!
N1.1.2 Burada davran!
N1.1.3 Kendi grubun için davran!
N1.1.4 Çatışmadan etkilenenlerin onayıyla davran!
N1.1.5 İnançların doğrultusunda davran!
N1.2.Çatışmanın ne olduğunu kesin olarak belirle!
N1.2.1Hedeflerini açık biçimde ortaya koy!
N1.2.2 Karşıtlarının hedeflerini anlamaya çalış!
N1.2.3 Ortak ve uzlaştırılabilir hedefleri vurgula!
N1.2.4 Çatışma açısından tayin edici olguları nesnel olarak belirle!
N1.3. Çatışmaya olumlu yaklaş!
N1.3.1. Çatışmanın olumlu yönlerini vurgula!
N1.3.2 Çatışmayı karşıtınla karşılaştırmanın bir vesilesi olarak düşün!
N1.3.3 Çatışmayı toplumu yeniden şekillendirme fırsatı olarak düşün!
N1.3.4 Çatışmayı kendini değiştirmenin bir fırsatı olarak düşün!

2.ÇATIŞMA SÜRECİ

N2.1. Çatışmalarda şiddet kullanma!
N2.1.1 Yaralayıcı ya da zarar verici eylemlerden kaçın!
N2.1.2 Yaralayıcı ya da zarar verici düşüncelerden kaçın!
N2.1.3 Yaralayıcı ya da zarar verici sözlerden kaçın!
N2.1.4 Karşıtının malına zarar verme!
N2.1.5 Şiddetin bile korkaklıktan daha iyi olduğunu unutma!
N2.1.6 Kötülük yapana bile iyilik yap!
N2.2. Hedefe/amaca uygun davran!

N2.2.1 Çatışmaya daima yapıcı, ileriye götürücü bir unsur katmaya çalış!
N2.2.2 Hedefleri açığa çıkarıcı mücadele biçimlerini kullan!
N2.2.3 Gizli değil, açık davran!
N2.2.4 Mücadeleyi esas hedefe yönelt!
N2.3. Kötü ile işbirliğini reddet!
N2.3.1 Kötülüğü körükleyen kurumlarla işbirliği yapma!
N2.3.2 Kötülükten oluşan bir mevkiyle işbirliği yapma!
N2.3.3 Kötülük getiren eylemlere katılma!
N2.3.4 Kötülüğe karşı çıkmayan kişilerle işbirliği yapma!
N2.4. Fedakarlığa hazır ol!

N2.4.1 Cezalandırılmaktan kaçınma!
N2.4.2 Olağanüstü durumlarda yaşamını vermeye hazır ol!
N2.5. Yapay cepheler oluşturmaktan kaçın!
N2.5.1 Husumet ile karşıtını birbirinden ayırmasını bil!
N2.5.2 Kişi ile statüsünü birbirinden ayırt etmeyi bil!
N2.5.3 Karşıtınla ilişkini sürdür!
N2.5.4 Kendini karşıtının yerinde hissetmeye çalış!
N2.5.5 Tarafların ve tutumların belirlenmesinde katı olma!
N2.6 Gereksiz taşkınlıklardan kaçın!
N2.6.1 Tavrına olabildiğince bağlı kal!
N2.6.2 Kimseyi kışkırtma ve seni kışkırtmalarına izin verme!
N2.6.3 Kimseyi aşağılama ve seni aşağılamalarına izin verme!
N2.6.4 Çatışma hedeflerini genişletme!
N2.6.5 En yumuşak çatışma biçimlerini kullan!

3.ÇATIŞMANIN ÇÖZÜMÜ
N3.1. Çatışmaları çözüme ulaştır!
N3.1.1 Çatışma sürecini uzatma!
N3.1.2 Karşıtınla daima pazarlık yolları ara!
N3.1.3 Olumlu toplumsal değişimler için çaba harca!
N3.1.4 İnsani değişimler için çaba harca!

-kendinde
-karşıtında

N3.2. Öze ilişkin olmayan şeyler üzerinde değil, öze ilişkin şeyler üzerinde ısrarlı ol!
N3.2.1 Öze ilişkin sorunlar konusunda seninle pazarlık edilmesine izin verme!
N3.2.2 Öze ilişkin olmayan sorunlarla uzlaşmaya hazır ol!
N3.3. Kendini yanılabilir bir insan olarak gör!
N3.3.1 Yapılabileceğini unutma!
N3.3.2 Hatalarını açıkça kabul et!

N3.3.3 Daima aynı fikri savunmanın önemli olmadığını bil!
N3.4. Karşıtına karşı hoşgörülü ol!
N3.4.1 Karşıtının zaaflarından yararlanma!
N3.4.2 Karşıtını kendinden daha katı biçimde yargılama!
N3.4.3 Karşıtının sana güvenmesini sağla!
N3.5. Zorlama, ikna et!
N3.5.1 Daima kabul edilebilecek çözümler ara!
-kendin için
-karşıtın için
N3.5.2 Karşıtını baskı altına alma!
N3.5.3 Karşıtını inandığın düşünceye ikna et!

Kendi deyimiyle bu listeyi hazırlamak için bir taşocağı işçisininkine benzer bir yöntem kullanıp Gandhi’nin düşüncelerini önce parçalayıp sonra bu parçaları bir dizi önerme halinde sıraya koyan Johan Galtung’un hazırladığı Gandhici felsefenin özü budur. Görüldüğü üzere ilmek ilmek dokunmuş bir teori ile hareket edilmiştir. “şiddetsizlik” kavramının Gandhici teorinin özü olduğunu gözlemleyebiliriz. Sivil itaatsizlik düşmanlıkları derinleştirmenin değil, düşmanlığı gidermenin; karşıtını yok etmenin değil, ikna etmenin bir yöntemi olarak düşünüldüğü için, şiddet kullamak sivil itaatsizliğin hedefleriyle uyuşmaz.

Çoğunluk sisteminin öngörüldüğü modern demokratik sistemlerde verilen kararlara azınlıklar tarafından karşı çıkılması çok olağandır. Bu edimlerin direnişi gerektirip gerektirmediği hesaba katılması gereken şeylerden. Örneğin desteklenen partinin hükümete gelememesi sonucu yapılan başkaldırılar ile seçim barajının çok yüksek olmasından ötürü kendini yasamada temsil ettiremeyen azınlığın istekleri aynı kefeye konulamaz. Hükümetler yeterli çoğunluğa ulaşınca belli bir süreliğine iktidara gelirler. Demokrasinin mihenk taşı da sürekli olarak bir değişimi öngörmesidir. Bu minvalde kendi partisinin iktidarında diretmek demokrasinin kendisine karşı olmak demektir. Buna karşılık demokrasinin çoğunluk sistemi belli oranda zor unsurunu barındırır. Liberal siyasal düzen hukuk metinlerini azınlık hakları ve çoğunluk hakları olarak iki bölümde kategorize eder. Çoğunluğun katı iktidarına karşı bireyciliğin getirmiş olduğu ideoloji gereği olabildiğince çok kişinin temsilcisinin yasama erkinde yer almasını öngörür. Aynı zamanda istikrarı sağlamak için ufak toplulukların mecliste küçük gruplar halinde ayrılmalarını engellemek amacıyla belli seçim barajları öngörür. Bu barajların çok yüksek olması kuşkusuz
adaletsizliği teşkil eder. Çok yüksek olan bu baraj sistemlerinin değiştirilmesine yönelik yapılan eylemler demokrasinin özünü korumak anlamına geliyor.

Bireysel karşı çıkışlar bir keyfiliğe kapı aralaması bakımından eleştiriye açıktır. Hannah Arendt vicdani retçilerin yahut bireysel eylemde bulunanların eylemliliklerinin sivil itaatsizlik olarak adlandırılamayacağını, sivil itaatsizlik eylemini; belli bir ideolojiyi benimseyen belli bir plan çerçevesinde hareket eden gruplar tarafından yapıldığı takdirde sivil itaatsizlik olarak adlandırılacağını ileri sürmüştür. Gerekçe olarak, “vicdani ret ile sivil itaatsizliği birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. İkinciler gerçekte, ortak bir çıkardan ziyade ortak bir düşünce ve hükümetin politikasına karşı çıkma kararıyla-çoğunluğun desteğinin hükümetten yana olacağını gösteren verilerine rağmen-bir araya gelmiş örgütlü azınlıklardır. Bunların organize eylemleri, kendi aralarındaki bir uzlaşmaya dayanır ve eylemlerine inandırıcılık ve ilan gücü veren, nasıl varıldığı artık çok önemli olmayan bu uzlaşmadır. Vicdani gerekçelerin ya da bireysel eylemlerin savunulması için öne sürülen tezler; yani ahlaksal buyruk da, dünyevi ya da aşkın bir “üstün yasa” ya yapılan gönderme de sivil itaatsizlik konusu açısından önem taşımazlar. Bu düzeyde tartışıldığında ‘sivil itaatsizliğin, herkesin herhangi bir nedenle yasayı ihlal edebileceği, tümüyle bireyci bir öznellik felsefesi olmasını’ engellemek sadece zor olmakla kalmayacak, imkansız hale gelecektir.” Hannah arendt’ın yukarıdaki paragrafı birçok eleştiriye tabi tutulabilir.
Birincisi; sivil itaatsizlik eylemlerinin bireysel olarak yapılamayacağı konusudur. Bu eylemlerin bir süreç içerisinde geliştiğini ve muhakkak bir başlangıç noktasının olduğunu düşünürsek, bireysel eylemleri de sivil itaatsizlik eylemi olarak tanımlayabiliriz. Kuşkusuz Thoreau’nun belirttiği gibi “başlangıçta atılan adımın cılız olması hiç önemli değildir. İyi yapılan bir şey ebediyen yapılmıştır, kalıcıdır.” Tek bir kişinin yaptığı etkili ve ilkeli bir itaatsizlik edimi birçok kişiyi etkileme gücüne sahip olabilir. Ve bir sivil itaatsizlik dizisini başlatma işlevi görebilir. Sivil itaatsizliğin ilk kuramsal örneği olan Hanry David thoreau eylemi bireysel olarak yapılmış, kölelik kurumuna karşı yapılan aleni, barışçıl bir eylemdir. Kölelik kurumunun kaldırılmasını savunan Thoreau kafa vergisi ödemeyerek sivil itaatsizlik eyleminde bulunmuştur. Thoreau’ya göre haksızlığın olduğu durumlarda hemen harekete geçilmesi gerektiği ve haksızlık yaratan yasanın bireysel olarak da olsa derhal çiğnenmesi gerektiğidir. Bu sözlerle açıklığa kavuşturmuş düşüncelerini; “eğer haksızlık hükümet makinesindeki
ataletin kaçınılmaz bir sonucu ise, varsın olsun. Belki zamanla açılır ve makine sonunda aşınıp laçkalaşır. Eğer haksızlığın somut bir kaynağı varsa, bir dişliden, bir volan kayışından ya da koldan kaynaklanıyorsa, belki bulabileceğin çarenin, belanın kendisinden daha kötü olup olmayacağını düşünebilirsin. Ancak yasa doğası gereği seni zorunlu olarak başkasına yönelik haksızlığın aracı durumuna düşürecek yapıdaysa, yasayı çiğne! Yaşamını makineyi durdurmak için kullan. Her durumda dikkat etmen gereken şey lanetlediğin kötülüğün aracı olmamaktır.”


İkincisi; sadece bireysel itaatsizliği mümküm kılan kendine has alanlar vardır. Mahkemeler ve meclisler kolektif olarak bir itaatsizliğe müsait alanlar değildir. fakat burada yapılan itaatsizlik eylemleri kamunun gözleri önünde, hiç olmadığı kadar görünür bir yerde yapıldıkları için son derece etkilidirler. Türkiye’de mahkemede anadilinde savunma yapmak isteyip Kürtçe konuşan Vedat Aydın ve yine mecliste anadilde yemin eden Leyla Zana da buna örnek gösterilebilir.

Üçüncüsü; Hannah Arentd’ın sivil itaatsizlik eylemlerinin ortak bir ideolojiyi benimseyen belli bir plan doğrultusunda hareket eden bir kitle tarafından gerçekleştirilebileceği yönündeki düşüncesi kısmi olarak doğrudur. Bu tarz eylemlerde belli bir plan çerçevesinin çizilmesi eylemin etkili olabilmesi ve müzakere ortamı yaratması açısından gereklidir. Fakat belli bir ideolojide ortaklaşmayan kitleler de haksızlık karşısında ortak hareket edebilirler. Rawls’ın deyimiyle “ düşüncelerin çakıştığı değil ama kesiştiği bir uzlamdan söz edilebilir.” Dolayısıyla dünyanın herhangi bir ucunda yapılmış haksızlık tüm insanlığa yapılmış sayılır. Harekete geçme konusunda bir haksızlığın bilincinde olmak yeterlidir.

SONUÇ OLARAK

Yukarıda genel kanının ortaklaştığı sivil itaatsizlik teorisinin yıllardan beridir tartışılagelen bir forma sokulmaya çalışılması, anayasalardaki yerinin tartışılması ve anayasalarda yer bulması için çaba sarfedilmesi bu teorinin etkisini zayıflatmaktan öteye gidemeyen çabalardır. Nitekim sınırları belirsiz, anayasalarda herhangi bir tanımı olmayan hatta kanunsuz bir edim olduğu gerekçesiyle cezalandırılması öngörülen, teorisyenlerin bir tanım içerisine sıkıştırmaya çalıştığı teorinin her direniş biçimine uygulanması gereken genel ilkeleri elbette vardır. Fakat farklı coğrafyalar, farklı tarihsel koşullar ve tabii insanların politik olgunluklarının da hesaba katılması gerekir. Bütün saydığım kriterler sivil itaatsizlik faaliyetlerinin farklı biçimlerde cereyan edebileceğinin garantisini verir. Keza belli politik, siyasal olgunluğa ulaşamamış bir azınlığın direniş eyleminde şiddete başvurması çok muhtemeldir. Aynı şekilde hitap edilen çoğunluğun yahut iktidarların bu konudaki eksikliği hak talebinde bulunan azınlığın şiddetle bastırılmasına yol açabilir.

Direniş eylemleri demokratik ilkeleri benimsemiş rejimlerde sonuç verir. Otoriter veya totaliter rejimlerde temel hak ve özgürlükler dahi güvencesiz bir konumdayken çoğunluğun yaptığı seçimler sonucu azınlığa dayatılan kararlar, fırsat eşitliğine dair istekler, sosyal haklar vb. gibi istemlerde bulunmak için eylemliliğe başvuran azınlık şiddetle bastırılacaktır. Totaliter rejimlerde farklı eğilimlerin, azınlık haklarının sözü edilemez. Temel hak ve özgürlüklerin dahi güvencede olmadığı, faili meçhul cinayetlerin işlendiği, etnik temizlik girişiminde bulunulduğu bir rejimde müzakere ortamı oluşturulması ihtimali dahi olmadığı için sivil direnişte bulunmak bir intihar eyleminden farksızdır. Hannah Arendt, totaliter rejimlerde sivil itaatsizlik eyleminde bulunulmasının mümkün olamayacağını, yapılabilecek en iyi edimin kötülüğe ortak olmamak olduğunu ifade eder. Kuşkusuz isabetli bir analizdir. Fakat tam bir sivil itaatsizlik eylemi olmasa da kişinin totaliter rejimlerde kötülüğe ortak olmamaktan öteye gidebileceğini, federal anayasayı fiilen uygulamayan federe devletlerin siyahilere yönelik otoriter yaptırımlarını tanımayan, kölelik kurumuna karşı tavır alıp kaçan köleleri gizleyen insanların eylemlerinin daha aktif olumlu bir eylem olduğunu göz ardı etmemekte fayda var. Yine Nazi Almanyasında binlerce Yahudi’yi kamplardan itibarını kullanarak gizlice kaçırıp koruyan Shindler örneğinde olduğu gibi imkanlar dahilinde olayların dışında durmaktan daha aktif bir rol alınabilir. Elbette bu bir zorunluluk olarak görülemez. Neticede Nazi Almanyası gibi rejimlerde yapılan her karşı çıkışın büyük bedelleri olmaktadır. Hiç kimse böyle bir yükümlülüğün altına sokulamaz. Monarşik rejimleri inceleyecek olursak hükümdar halkın ahlaki, siyasi, dini temsilcisidir. Hükümdara karşı yapılan bir eylem tanrının iradesine karşı yapılmış olacaktır. Tanrının iradesine karşı gelip de bir müzakere ortamı oluşturmak da takdir edersiniz ki mümkün değildir.

Demokratik ilkelerin hakim olduğu rejimlerde azınlığın hak iddiasında bulunması daha esnek bir ortamda gerçekleşeceği ve basının kamuoyunu
bilgilendirmede kilit rol aldığı göz önünde bulundurulunca daha rahat hareket edebileceği için kamuoyuna kendini ifade etme konusunda daha avantajlı olduğu söylenebilir.

Liberal sistem hukuku sürekli olarak gelişen bir organizma ama aynı zamanda hızla gelişen modern dünyada istikrarı sağlayan tek araçtır. Anayasal düzen hiçbir zaman tam demokratik olgunluğa ulaşamayacak, sürekli olarak ilerleyecek fakat bu ilerleme uzamsal bir çizgiyi izlemeyecektir. Bu gelişme tek taraftan beslenmeyecektir. Toplumsal alanda liberal sistemdeki gediklerin fark edilmesi ve buraları tamamlama istenci direniş biçiminde belirecektir. İyi organize edilmiş sivil itaatsizlik eylemleri pek de kısa sürmeyen bir süreç sonunda müzakere ortamının oluşmasına vesile olup anayasaların ya uygulanmayan ilkelerinin uygulanmaya başlanması ya da anayasalara daha adilane normların konmasıyla sonuçlanır. Toplumsal hareketlilikten beslenen hukuk düzeni bu düzenin gerisinde kalan alt tabanı da etkileyecektir. Toplumsal alandaki söylemler değişmeye, halk daha olgun bir politik seviyeye ulaşmaya başlayacaktır. Bu süreç dinamik bir şekilde paradoksal olarak ilerleyecektir.

Ben liberal anayasaları Marksist bir bakış açısıyla tanımlama yoluna gittim. Bir metaforla anlatmak gerekirse içerisinde yaşadığımız mekanlardan soyutlanıp dışarıdan bir gözle bu duvarları inceleyecek olursak içerisinde bir emek sürecini görürüz. Bu duvarlar varlar ve buradalar ama yapım aşaması nedir? Duvar olmadan önce tuğlaydılar ondan önce toprak; toprağın işlenme aşaması, taşınması ve harçla birleştirilmesi içerisinde hep bir emeği, üretimi ve sömürüyü barındırır. Günümüzde depremlere, doğal afetlere, zamanın tahribatına karşı dayanıklı ve nüfusun artmasıyla birlikte çok katlı binalarımız, konutlarımız olmuştur. Bu seviyeye ulaşmak birden olmamıştır elbette. İnsanların ilkel yaşam biçiminden bugüne değin sürekli olarak bir ihtiyaç ve insanın doğasında olan uygarlaşma eğilimi sonucu arayışları, ileriye atılma ihtiyacı üretim ilişkilerinin sürekli olarak değişmesiyle birlikte bir süreci izler. Üretim ilişkilerindeki emek ve sömürü kavramları hayatımızın her alanında hep iç içe olmuşlardır. Bunların tamamlayıcısı olan “direniş” üçüncü bir kavramdır. Bu üçüncü kavramın somut biçimde var olmasını sağlayan özne-nesne ilişkisinde nesne yerine konan emekçidir.-bu özne-nesne ilişkisinde özne ve nesne kavramlarının nitelediği isimler sürekli olarak değişir. Irk ayrımcılığının olduğu yerlerde nesne yerine konan azınlıktır. Ataerkil bir yapılanmanın olduğu topluluklarda nesne yerine konan kadındır. eşya hukukuna tabi tutulan hayvanlar ve rant alanına çevrilip talan edilen doğa nesne yerine konur.- bu üçüncü kavramın eyleyicisi konumunda olan emekçi, sömürü hayatının her alanına hakim olmaya çalışırken kendine itaatsizlik edecek başka başka alanlar bulur.

Demem o ki liberal anayasalar da üretim ilişkilerin sonucu olup sancılı dönemlerden geçip toplumun ihtiyaçları sonucu şekillenmiştir. Hukuk sistemlerinde fark edilen gedikler bu gediklerin varlığını üzerlerinde hisseden topluluklar tarafından doldurulmaya çalışılır. Modernitenin beraberinde getirdiği en önemli belge “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”dir. Beraberinde ulusalcılığı getiren beyaz, zengin adamın haklarını koruyan bu belge; feminist mücadele sonucu kadın haklarını, ulusların mücadeleleri sonucu ırk ayrımcılığını ortadan kaldırıp günümüze evrilerek ulaşmıştır. Bu haklar belli bir süreci ve mücadeleyi gerektirmiştir. Alt dinamikler olmadan buyurgan kendiliğinden hakları genişletme yoluna gitmez. Ta ki tanıyacağı bir hakta herhangi bir çıkarı kalmayana dek. Hatta toplumu daha çok kontrol altına almaya çalışır ama bu aynı zamanda itaatsizlik eylemleri için daha fazla alan yaratılması demektir.

KAYNAKÇA
Hayrettin ökçesiz, sivil itaatsizlik
YKY Cogito dergisi, sayı 67/yaz 2017
H. Arendt- R. Dworkin- J. Habermas- J. Galtung- M.L. King, J. Rawls,-H.Saner, H.D. Thoreau, kamu vicdanına çağrı sivil itaatsizik(derleme)